Jump to content
2019 Temmuz ve 2023 Mart arası tüm içerik ve üyelikler silinmiştir. Lütfen yeniden kayıt yapınız ×

Liderlik Tablosu

Popüler İçerikler

20-10-2016 tarihinde, tüm alanlarda en yüksek itibara sahip içerik gösteriliyor

  1. Sevgili Yasin, Elbette ki bu olaylar başka ülkelerde de oluyordur. Olmuyor diyen zaten ya aptaldır ya da at gözlüğü takmıştır. Ama başka ülkelerde cehalet övülmüyor kardeşim. Entellik bir hakaret kelimesi olarak kullanılmadığı gibi entelektüel olmak da küçümsenmek yerine el üstünde tutuluyor. Bir rektör çıkıp "ne geldiyse başımıza çok okuyanlardan geldi" demiyor. Bir bakan çıkıp aile içi şiddeti savunmaya, çocuk istismarını mazur göstermeye gayret etmiyor, kabalık ve hatta öküzlük "delikanlılık" olarak gösterilmiyor.. daha da örnek sayabilirim ama uzatmanın çok manası yok. Ayrıca siyasi görüşlerin anlattıklarımla hiçbir alakası yok. Yeri de burası da değil zaten. Benim eleştirdiğim şey Türk insanının gittikçe cahilleşmesi, cehaleti övmesi, sabit fikirlilikte ısrar etmesi, yeni fikirlere kapalı olması, öğrenmeye, araştırmaya sırtını dönmesi. İçinde yaşadığımız için bize normal gelmeye başlayan absürdlükler aslında hiç de normal değil..
    9 puan
  2. Cenk hocam, ben kapora vermedim, almadım da. Memlekette yarın ne olacağı belli değilki. Daha fiyat yok, donanım yok. Önce aracı dünya gözü ile bi görek değil mi. Ama biraz yeşillendim, ona itiraz etmiyorum QQ'nın 1590 mm yüksekliğine karşılık kuganın 1686 mm yüksekliği var. Yani kuga 10cm daha yüksek. Özellikle arka koltuklardaki ferahlık hissi için; bu iki araç karşılaştırılamaz bile. Yanlış anlaşılmasın, ben QQ için kötüdür demiyorum. Ancak, aile için kuga daha iyi bir alternatif. QQ, esasen yerden yüksek bir hb araçtan çok da farklı değil. Her iki aracı denedim, biliyorum Bu arada yeni tiguanın çirkin olduğunu benden başka düşünenlerin olması da bir parça ferahlattı, demekki yalnız değilim. O araç ancak R line paketi ile alınırsa bir şeye benziyor
    5 puan
  3. Türk milleti pek araştırmaz, az öğrenir, genellikle inanır, ha bir de "kandırılır"...
    5 puan
  4. Amortisör işini bizde hallettik,biraz uğraştırdı havanın erken kararması,soğuk ve acele etmekten dolayı. Hatta kafaya kaputu yedim bir ara ama neyse Allah'tan çok yüksek durumdayken düşmedi [emoji1][emoji1]
    4 puan
  5. @Yakup Çağatay resimleri ilk mesaja ekleyebilirsin. Karanlıksa yeniden çekeyim. Bugün gölgede cila günüydü.
    2 puan
  6. Benzinle yapıyürük biz dizel değerlerini. Hani yazılımlı düldül çok yakardı hee?
    2 puan
  7. Baya bi eskiden (10 sene kadar önce) Sports International hergün arıyordu. İhtar gönderdim. Devam ettiler. Savcılığa verdim. Tekrar aradılar. Şikayetinizi geri çekerseniz 6 aylık üyelik verelim dediler. Çekmedim. İsmini hatırlamadığım bir yöneticisi 6 ay hapis cezası aldı. Tabii ki ertelendi ama olsun. Şükür ki bir daha aramadılar...
    2 puan
  8. Bakımları düzenli ve özenli şekilde yapılmışsa hiç bir şey değil. Ha sorun çıkarır mı bilinmez, kısmet... Ayrıca '07 model araç için hiç de yüksek değil.
    1 puan
  9. Otomatik Mesaj Bu konu, Focus II > Ford Garajı > Mk2- Sorular ve Sorunlar kategorisinden Otomobiller Hakkında > Otomobil Önerisi kategorisine taşınmıştır. Lütfen konu açmadan önce uygun yeri bulmaya çalışalım. Saygılarımızla, Focus Club Tr Yönetimi
    1 puan
  10. DS-X olmayan yada aparat gerektiren tüm xenonlar çakmadır. Hediye istemiyorum, çöpe atabilirsiniz. Ben geçen gün attım bir takım H4 xenon kit.
    1 puan
  11. @Osman Türkol aynen.. yazılarımda eleştirmiştim çok uzun diye.. yükselti derken en çok hafif yüksek yerden birden aşağı inince, mesela 10 cm lik kaldırımdan diyelim, sürtüyor..ama yön itibari ile kurtarıyor..geri geri çıkarken değdirirseniz daha riskli.. 3.5 yılda bir kere 1 dübeli çıktı o da montaj hatası.. insanlara akıl verince sen bilirsin oluyor, poşeti açtı usta, şöyle bir baktı yırttı attı..halbuki hangi dübelin nereye takılacağı yazıyordu..3 boy dübel var..o büyük deliğe küçük dübeli takmış.. çıktığını görünce gittim bir geniş dübel aldım kendim taktım.. bir daha olmadı.. ama çok iyi koruyor..kapılarda hiç taş izi yok..kış lastiği malum çok atar..yine kar, çamur altta birikmiyor..
    1 puan
  12. Tiguan çirkinlikte rakip tanımaz bencede Bak Murat yine aynı takımdayız
    1 puan
  13. BU da 2 çeker Mertcan 1.5 ecoboost 4 çeker ama konumuz o değil. Konumuz Murat Kavuk'un heyecanla beklediği (belki de bize çaktırmadan kapora yatırdığı ) 1,5 tdci powershift FWD kuga. @Murat Kavuk ilk sayfalarda QQ için küçük demişsin. Bu da heyhülala değil yani. Bizim arkadaşlardan çoğu bu çıkar çıkmaz bakmıştı (4 çeker EB otomatik fiyatı çok makuldu) çoğu küçük ve biraz kaliteden yoksun buldu hiç biri almadı. Bunun da içi küçük aynı gün buna ve QQya bakmadan kapora verme derim
    1 puan
  14. Dizelin hiç esprisi kalmıyorki. Bir de bazı ülkelerde dizel motor yasakları geldi. Bunun yaygınlaşabileceğini de düşünürsek.
    1 puan
  15. Dizel lt başına biraz daha fazla yol yapıyor. Tek avantajı o kaldı. Fiyat farkı pek kalmadı. Doğan abinin yaktığını ben 150-160 km/h ile yakıyorum mesela. Şehir içinde de max 5.5 lt. --17 dakika sonra eklendi-- Ha cazip mi? Değil tabi ki. Bundan sonra benzinli alacağım kesin.
    1 puan
  16. Motorin sabah aldım 4.24 tl/lt. Benzin iki gün önce 4.84 tl/lt almıştım. Eee ne anlamı kaldı dizel almanın?
    1 puan
  17. @Volkan Ö. Maalesef 4 ay sonra biri sıfır aldığı arabayı 3 bin aşağı satınca, bizim aralıkta alınan araba 5 aşağı satılıyor. Ciddi indirimli almak lazım. Halbuki aynı yıl trafik çıkışlı.
    1 puan
  18. Ben de 2005'de yeni focus çıktığında aynen böyle düşünmüştüm. Ve o zaman Hüseyin ile aynı yaşta idim. Gürkan doğru söylüyor olabilirsin. Ama Cenk Hoca var, o bizden genç o zaman Gerçi dizaynda Amerikan etkisi çok arttı. Garip sis farı dizaynı ve ampullerin ben burdayım dediği oldukca zayıf arka tasarım ile eleştirilecek yanları da çok bu namıssız kuganın. Ford transitten alıştığımız ızgara yapısı da bazılarımız için sıradan gelebilir. Ama yok be ya, güzel bu tasarım, hb değilki bu, bu bir "mini" SUV
    1 puan
  19. Bu ülkeyi terk etmeyi hiç düşünmedim. Bu memnun olduğumdan değil, hatta her geçen gün daha da memnuniyetsizleştiğimi söyleyebilirim. Yani ne bu duruma razıyım ne de bu ülkeyi terk ederim.
    1 puan
  20. Teeeee dubailerden cevapta yazarmış. [emoji23] [emoji23] [emoji41]
    1 puan
  21. Gökhan sadece ch 340 olanlar işe yaramaz doğru. Switch li olması gerek... Bizimkiler hele gelsin bakalım, İnşallah çalışır...
    1 puan
  22. O zaman gelince benim arabaya da deneyebiliriz müsait olduğunuz bir gün Ev Öveçler, iş Ulus tarafında.
    1 puan
  23. Alacağınız ODB2 cihazının FTDI chip li, modifiyeli MS-CAN/HS-CAN switch li olması önemli ch340 chipli olanı alırsanız işinize yaramayacaktır. ben ebaydan aldım 5 gün içinde ulaştı. sorunsuz bir şekilde kullanıyorum. 3-5 arkadaşın aracında da açılabilir özellikleri açtık örnek olması açısından http://www.ebay.com/itm/272026924589
    1 puan
  24. yanlış biliyordur, yasal engeli vardır %99. Yani yasal olarak garanti fatura tarihinden başlıyor olması lazım.
    1 puan
  25. Yerden 200 mm yüksekte araç, 200 beygir olacak da ne olacak 1500 kg edc kadjar, 110 beygir 250 tork ile tatmin edici işte; kuga da 120 beygir 300 tork ile idare edecektir
    1 puan
  26. Neyse konu tekrar Kugaya dönmüş, az daha nooluyorsunuz yedek parça fiyatı, koltuk döşemesi, taş mı yenilecek üçgeninde ne işiniz var diyecektim EU vergi sistemini istiyoruz arkadaş ! Araba dediğin 2.0 dan başlamalı
    1 puan
  27. Selçuk burada en güzeli kısa sürede iş bulman, başarılar '16 model mis gibi alınır, keyifle kullanılır ??
    1 puan
  28. Fiyat makulse alınabilir elbette niye alınmasın. Karpuz değil bu sonuçta bekleyince bozulsun. Trafiğe çıkış tarihi de 2017 olacak sonuçta.
    1 puan
  29. 2017 modelin donanımı ve fiyatı açıklanınca siz karşılaştırıp karar verirsiniz artık.
    1 puan
  30. Bu başlığa hiç yazmadığımı fark ettim. SUV'lardan hoşlanmıyorum, muhtemelen ondan itici gelmiştir. Şu kadarını yazayım 1.6 ton araca 1.5L dizel veya benzinli 120/125 PS motor koyasrsanız, bolca bağırı ve gitmez, bu 1.5EB 182 PS'te bile çok değişmez. Kalıbının arabası olmaz yani. Bu durumla barışık insanlar kullansınlar öncelikle, yoksa hayal kırıklığı olur. Deneyimlere göre mesela Almanya koşullarında trafiğe rahat karışmak için baz motor ancak 2.0L 150 PS dizeldir, o da ancak idare eder otoyollar nedeniyle. Tabii tercihler farklı olabilir. Büyük ama güçsüzü, gösterişli ama çelimsizi kabul edenler çıkabilir. Ama "ceviz" motor gitmez demesem de bunu zor taşır derim. Kahrolsun vergi dilimleri...
    1 puan
  31. Abi o zaman şöyle yapıyoruz. Sen şimdi enüstteki fotodaki renkten en dolusundan alıyorsun. 2020 de el sıkışırız seninle. Ama bak biraz daha dolu hale getirirsin artık abi.
    1 puan
  32. Kusuruma bakmayın ama hiç beğenmedim Karbon ya da parlak siyah(pianoblack) daha güzel olurdu sanki
    1 puan
  33. Bu konu da biz moruklara kalmış görünüyor. @Tevfik Abi saat koyar da ben geri kalırsam çatlarım... Ama ben o kadar beyefendi olamadım, daha spor ve özgür takılıyorum. Eskiden beri denize girerken saat çıkarmama alışkanlığım var, bir dönem yoğun dalıştan kalma olabilir, ya da hava atmak için, kim bilir? Bu nedenle üzerinde WR200m yazan saatlere değişik bir ilgim var. Geçen Cumartesi Sirkeci sokaklarında voltalarken ahbaplığından keyif aldığım Konyalı Saate uğradım ve cüzdanı biraz hafifletip çıktım. Önce gözüme sonra bileğime takılan bu oldu: Orient FEM65006DV, ama ABD'deki daha yaygın adı ile Mako Pepsi... 42 mm çap ve 13 mm kalınlıkta çelik kasada çok tutulan ve satılan Orient'in kendi ürettiği 21 elmaslı, 6 Hz salınımlı hassas bir otomatik makine var. İşçilik başarılı, malzeme kalite hissi iyi. Çok hoş bir lacivert kadran rengi var, bezelde de Pepsi tonları ile devam ediyor. Kilitli çelik kordon, mineral cam, vidalı kurma kolları ve süper gece görünüşü değinilebilecek diğer özellikler. 550+ TL mertebesinde, yani ne çok pahalı ne de hesaplı. Bu durumda güle güle kullanalım.
    1 puan
  34. ORTADOĞULULAR’DAN NİÇİN NEFRET EDİYORUM? Bu başlık için çok düşündüm. Çoğu insanı kızdıracak bir başlık. Ama olsun. Yalan yazmıyorum. Dürüstüm… Herkesten önce kendime… Bir yaz sıcağında bütünleme sınavlarına hazırlanıyordum. Yanımızdaki daire boyanıyordu. İçindeki işçiler durmadan gülüyorlar, alaycı bir şekilde bağırıyorlardı. Gürültüleri yüzünden ders çalışamıyordum. Yanlarına gittim. Ortalarında bir kişi çaresiz bir şekilde bana bakıyordu. Ötekilerin hepsi ona alaycı bir şekilde gülüyordu. “ Ne oluyor burada? İki saattir gürültünüzden ders çalışamıyorum. “ dedim. Alaycı bir şekilde o adamı gösterdiler. Durumu anlamadığımı gösterir şekilde kafa salladım. “ Romanyalı “ dediler. “ Ne olmuş? “ dedim. Güldüler, “ Yabancı “ dediler. Ertesi günde aynı adamla yine dalga geçiyorlardı. Yanlarına gittim, bu sefer kızgındım. “ Adamla derdiniz nedir? Bir şeyi yanlış mı yapıyor? “ dedim. “ Yooo, Romanyalı, yabancı “ deyip gülmeye devam ettiler. Kızdım ve biraz sert sesle. “ Adam adam gibi çalışıyor, niye durmadan kafa buluyorsunuz? “ dedim. Ustabaşlarına “ Bu adam kim? Yanlış bir şey mi yapıyor? “ dedim. Ustabaşı “ Romanya dağılınca buraya gelmiş çalışmaya. Biz de iş verdik, acıdık “ dedi. Acıyıp iş verdikleri adam zaten ucuz olan inşaat sektöründe sıradan bir işçinin aldığının dörtte birini alıyordu. Üstüne üstlük bir de durmadan dalga geçiliyordu. İş bitince öteki işçiler eve gidiyor, o biraz daha fazla tek başına çalışıyordu. Bir akşam yanına gittim. Harika bir resim çizmişti duvara… 3-5 kelime İngilizcem ile harika resim çizdiğini söyleyip, nerede öğrendiğini sordum. Romanya’da bir Üniversitede resim hocasıymış. O yıllar Sovyetler Birliği’nden birçok kadın Türkiye’ye çalışmaya ya da ticaret yapmaya geliyordu. Hepiniz hatırlarsınız o kadınlara birer hayat kadını muamelesi yapılıyordu. Her birisi potansiyel orospuydu bizim insanların gözlerinde ve durmadan “ Nataşa “ diye alay ediliyorlardı. Ülkeye gelen birçok Batılı turisti gördüm, tanıdım ama onlar sadece turistti. Çalışmıyorlar, geziyorlar ve gidiyorlardı. Bir çeşit dokunulmazlıkları vardı. Ancak Romanyalılar, Ruslar ya bizimle çalışıyor ya bize çalışıyorlardı. Yollarımız değil, yaşamlarımız kesişiyordu. Okul bittikten 2 sene sonra yurtdışına gittim. Yabancılarla çalışmaya başladım. İçimde hep bir korku vardı… Kendi ülkeme çalışmaya gelen insanlara bizimkilerin yaptığı davranışlar bana da yapılacak mı? Gözlerimin önüne hep, çaresiz bakışlarla bana bakan Üniversite’de resim hocası o Romanyalı adam geliyordu. Yabancı olmak böyle bir şey miydi? Sıra bende miydi? Yurtdışına gittiğim gün ilk elden beynimde dolanan sorular bunlardı… İlk bir Türk’ün yanında çalışmaya başladım. Hemşerimdi, neredeyse tuvalette bile namaz kılacak kadar ibadete düşkündü. Bana “ İngilizce ve iş bilmiyorsun. Bunları öğrenene kadar takıl burada. Öğrenince ücretini konuşuruz “ dedi. 10 saate yakın çalışıyordum. Toplam 10 dolar veriyordu. 1 paket sigara parasıydı. O dönem saat ücreti o ülkede 10 dolar idi. 1 aydan fazla zaman geçmişti. Her işi yapar olmuştum. Ücreti konuşmak istediğim zaman sürekli hazır olmadığımı söylüyordu. Çaresiz kalmaya başlamıştım. Bir gün bir Türk arkadaşa rastladım. “ Nerede çalışıyorsun “ dedi. Söyledim. “ Adam hemşerim dedim. “ Bırak hemşeriyi. Hemen oradan çık, el altından bir iş bul ve sakın kalma. O adam ilk gelen Türkler’i alır, para vermez, aylarca kullanıp atar. Türkler’i boş ver. Yabancıların yanında çalışmaya çabala. Türkler asla hakkını vermez. Oyalarlar seni. “ dedi. Bir Batılı’nın yanında iş buldum. Ne verirse almaya razıyken ummadığım şekilde saatime 12 dolar verdi. İngilizcem yoktu. Yeni öğreniyordum. Adamlar bunu bana karşı asla kullanmadılar. Her defasında bir bebekle konuşur gibi yavaş yavaş iş bilgilerini aktarıyorlar, sabırla beni dinliyorlardı. Ortadoğu ile Batı’nın iki ayrı dünya olduğu konusunda ilk ışıklar o zaman içimde yanıp sönmeye başladı. Patronum, yerleri silmemi isterken bile büyük bir kibarlıkla bana “ Sir “ diye hitap ediyor, arkadaşları ve ailesi ile tanıştırırken “ Bu centilmen Türkiye’den yeni geldi aramıza katıldı “ diyordu. İNANIN benimle kafa buluyorlar sanıyordum YİNE İNANIN Adamların kültürü buydu ve samimiydiler. Devlet dairesine vize uzatmaya ya da bir sorun halletmeye gittiğimde memurlar “ Sorununuzu bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. “ diyorlardı. İnanamıyor, bana mı dediler acaba diye sağa sola bakıyordum. Yine içimde aynı duygu beliriyordu: “ Yok yok, ben yeni geldiğim ve fazla dil bilmediğim için bunlar kafa buluyor benimle “ Asla inanamıyordum devlet memurundan, belediye şoföründen, polisinden, patronuna kadar böyle davranışlarla karşılaştığıma… Daha sonra dil konusunu halledip, eğitimim üzerine profesyonel bir iş bulup, işte de deneyim kazandıkça statü elde etmeye başladım. Ama içimdeki korku geçmiyordu. Ya bir gün içlerinden birisi “ Yeter ama sen de kimsin, daha dün geldin boktan bir ülkeden; şimdi bize ağalık taslama “ derse ne yapacaktım? Romanyalı işçi geliyordu hep aklıma… Ancak asla böyle birşeyle karşılaşmadım, herkes işini yapıyor, farklı kimliğiyle, insani değeri ve çeşitliliğiyle saygı görüyordu.. Ortadoğulular’ı tanımaya başladım. Benden yıllar önce gelip orada yaşayanları… Bir ara Lübnanlılar’ın mahallesine taşındım. Sidney’de Lakemba denilen bir mahalle. Küçük Ortadoğu olarak bilinen bir yer. Mahalledeki Lübnanlılar’ın çoğu Lübnan iç savaşından kaçıp gelmişti. Ancak mahallede sürekli olay oluyor, polis basıyordu. Avustralya gazetelerinde o dönem birkaç ayda bir 5-10 Lübnanlı tarafından kaçırılıp tecavüz edilen 17-18 yaş civarlarında kızların haberleri yer alıyordu. Sadece tecavüz olaylarıyla değil, gasp, soygun ve öteki suçlarla da Lübnanlılar anılıyordu. İnanamıyordum olanlara. Lübnanlılar’a sorduğumda gülerek Avustralyalılar’ı gösterip “ Bunlar kafir “ diyorlardı. Maria adında bir kız çalışıyordu yanımızda. Bir gün işten acilen çıkma kararı aldı. 2 hafta önceden bildirmesi gerektiğini, yerine adam bulmak zorunda olduğumuzu söyledim. Bana “ Erkek arkadaşımdan ayrıldım “ dedi. “ Ne olmuş.. “ dedim. “ Erkek arkadaşım Lübnanlı. Acil kenti terk edeceğim. Bulurlarsa ya öldürürler, ya toplu tecavüz ederler. “ dedi. Lübnanlılar’ın bu tip olaylarını görünce çıldırma noktasına gelmiştim. Her türlü pislikleri için yaptıkları açıklama hep aynıydı : “ Bunlar kafir “ Düşünün… Kendi iç savaşınızdan kaçıp dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birisine kaçıyorsunuz. Bu ülke size bakıyor, işsizlik parası veriyor, bedava ev veriyor yaşamanız için. Bütün sosyal haklarını ve konforlarını size açıyor. Siz “ Bunlar Kafir “ diyerek hem kızlarına tecavüz ediyor, hem mallarını gasp ediyor hem de sosyal sistemlerini sömürüyorsunuz. En son sahillerdeki bikinili kızlara saldırmaya başladılar. Sebep yine aynıydı : “ Siz kafirsiniz “ Avustralya halkı artık dayanamamıştı ve hem Lübnanlılar’ın bu davranışlarına hem de kurdukları mafya organizasyonlarına karşı büyük bir ayaklanma başladı. Lanet olsun böyle adamlara diyerek mahalleden kaçtım. IŞİD’e katılan gruplar arasında Avustralya’dan gelip katılanlar dikkat çekiyordu. Kimse böyle bir katılımı beklemiyordu. BBC’de geçen çıkan bir habere göre, Avustralya’dan gelip IŞİD’e katılanların büyük çoğunluğunu Lübnanlılar oluşturuyordu. Beni hiç şaşırtmamıştı. Yaşadıkları medeni ülkelerde kavgayla, gürültüyle, avaz avaz bağırmayla hiçbir iş halledilemeyeceğinin çaresizliğini yaşıyordu Ortadoğulular… Bütün kıvranmalarının temelinde bu vardı. IŞİD’e katılmak bir çeşit özlemini duydukları kavganın, gürültünün ve birbirine acı vererek mutlu olmanın gerçekleştirilme yoluydu.. Bir çeşit Ortadoğulu için mutluluk iksiriydi, çok geç kalmış bir rüyaydı… Hava atamayacağınız, gösteriş yapamayacağınız, bağırarak, kavga ederek hüküm kuramayacağınız yaşam bir çeşit cehennemdi… Kaliteli sıradan bir insan olmak büyük bir hayat yüküydü… Yıllarca dillere dolanan “ göçmenlerin entegrasyonu “ problemi yıllarca yüzlere takılan bir maskeydi… Gittikleri yerleri, geldikleri yerlere çevirememenin acısı vardır Ortadoğulular’ın yüzlerinde… Lübnanlılar kadar olmasa da Türk mahallelerinde duyduğum, gördüğüm hikayeler çok benzerdi. Yalandan aldıkları sahte sağlık raporları ile işsizlik fonlarını, sigorta şirketlerini dolandırmak çok revaçtaydı. Birçok Türk kendisini ya hasta, ya işsiz göstererek, gizliden çalışarak devletten para yürütüyordu. Kahkahalarla birbirlerine üç kağıtçılıklarını anlatıyorlar, Türk kahvelerinde birbirlerine nasıl devlet soyulacağı konusunda akıl veriyorlardı. Sosyal kurumların önünde sahte kağıtlarla devleti dolandıran Türkler’e bakıyordum.. İçlerinde en Şeriatçısından, en Komünistine. Alevi’sinden Sünni’isine, Türk’ünden Kürt’üne hepsi vardı. İdeolojileri ve kimlikleri ne kadar farklı olursa olsun davranış kültürleri ve düşünme biçimleri hep aynıydı. Aynı işi yapıp aynı parayı alan yerlilere, Türkler’in yaptığı gibi yapmasını ve devleti dolandırıp ekstra para almasını söylediğimde çoğunun tepkisi aynıydı: “ Sistemime zarar veremem, çünkü ülkemi seviyorum. “ Ortadoğulular’a bu adamlardan aldığım cevabı söylediğimde, söyledikleri hep aynıydı. Büyük bir alaycı kahkahanın ardından: “ Bunlar aptal “ Devletini soymayan yerli halkları aptal gözüyle görüyorlardı Ortadoğulular’ın anlattığım bu özeliğinin yanında başka bir özellikleri de Güç gösterisi. Yani hava atmak. Ülkemizde bilirsiniz. Cebine 3 kuruş giren adamın ilk yaptığı şey hemen hava atmaktır. Ya bir lüks araba, ya bir telefon, onu da bulamazsa hava atacak muhakkak bir şey bulmaktır. Var olmanın dayanılmaz hafifliği hava atmaktır. Güçlü görünmektir. Kibir ve dokunulmazlık duvarları örmektir. Yükseklerde görünmektir. Sokakta tesadüfen tanıştığım ve davranışlarından giyimlerinden çıkartmadığım insanların vali, belediye başkanı, milletvekili çıkmasına çok şaşırıyordum. Hemen gözlerimin önüne Ortadoğu geliyordu. Tabi Ortadoğu’da vali, belediye başkanı, milletvekili olmak… Türkiye’de yanına bile yaklaştırılmadığımız adamlar, burada yolda yürüyen, ekmek alan, gazete alan, ayaküstü tanıdıklarıyla konuşan, benimle tanıştırılınca memnun olduklarını söyleyen insanlardı… Anlatacağım bir milyon örnek var bu anlattıklarıma paralel.. Twitter’da anlatıyorum da yeri geldiğinde… Asıl konuya döneyim tekrar… Ortadoğulular’ı yurtdışında tanıdım. Nasıl yalancı, ahlaksız, kendilerinden başka hiçkimseye saygısı olmayan, tek dertlerinin üstünlük, güç ve ego olduğunu başka ülkelerde gördüm. Türkler, Iraklılar İranlılar, Afganlılar Pakistanlılar, Lübnanlılar… Aklınıza gelen Ortadoğu’nun bütün halkları… Aynı kalıptan çıkmış gibi sahtekarlıkta,dolandırıcılıkta, riyakarlıkta muazzam hünerlerini göstermekte yarışıyorlardı. Birçoğunun bütün derdi devleti, sosyal kurumları kısaca önüne geleni soymaktı. Bir de, din adına bu soygunları yaptıklarına inanıyorlardı. Oturma haklarını almak için her türlü yalanı, palavrayı ve üç kağıdı çevirdikleri devletleri rahatladıkları ilk an soymaya başlıyorlardı. Nicin boyle yaptıklarının cevabını vermeden önce atacakları alaycı kahkaha hep hazırdı: “ Bunlar Kafir “ Bir ara ticaret yapmıştım. Hem Ortadoğulular’a hem Batılılar’a mal satıyordum. İş üzerinde ahlaklarını görme fırsatım olmuştu ve çok büyük bir deneyimdi benim için. Bir Batılı’ya mal satınca söylediği şey “ Ayın şu günü benim ödeme günümdür. İsterseniz parayı hesabınıza gönderelim, isterseniz çekinizi o gün gelin alın. “ Ortadoğulu’ya mal satınca cevap hep aynıydı : Mal satılınca parayı alırsın, “ Mal satılınca da para verilmez, bahaneler uydurulur ve hep başka günlere ertelenirdi. İsyan ederdim. Sabah akşam din diyanet satan, ahlak dersi veren adamların bütün işlerini üç kağıtçılıkla, dolandırıcılıkla, riyakarlıkla yapmalarına isyan ederdim. Durmadan Ateistler’le dalga geçip, Batılılar’a sonsuz nefret kusan adamların nefret ettikleri, dalga geçtikleri adamların binde biri kadar ahlaka ve dürüstlüğe sahip olmamaları isyan ettirirdi beni… Kanadalı bir arkadaşım vardı. Amerika’ya et ihraç ediyordu. Bir gün sohbet ediyorduk. Yeni parti canlı hayvanları ihraç etmişti. “Ödemeyi neyin üzerinden yapıyorlar? Hayvan başına mı yoksa kilo başına mı ödeme yapıyorlar?“ diye sordum. “Kilo başına.“ dedi. “Kaç kilo sattin?“ dedim. “Bilmiyorum“ dedi. Şaşırdım. “Nasıl öğreneceksin? “ dedim. “Hayvanlar Amerika’ya ulaştığında, Amerikalı alıcı hepsini teker teker tartıp bana bildiriyor. “ dedi. Şok olmuştum. Adam Amerikalı et ithal eden firmadan öğrenecekti ne kadar kilo hayvan sattığını… Dürüstlüklerinden endişe etmiyordu… Allah aşkına … Ortadoğu’da hiç böyle bir örnekle karşılasanınız var mı? Hemen bin sene öncesinden peri masalına dönmüş örnekleri vermeyin. Ortadoğu ülkelerinden sadece birisinde böyle bir örnek yaşanıyor mu? Dürüstçe cevap vermeyin ama dürüstçe bir düşünün lütfen… Türkiye’de iken Atatürk karşıtı idim. “ Muasır medeniyetler seviyesine çıkmalıyız. “ sözü ile dalga geçerdim. Ancak yurtdışına çıkıp, özellikle medeni ülkelerdeki halkları ve oradaki her türlü imkana ve rahata rağmen kendi ülkelerindeki soygun, vurgun düzenini kuran Ortadoğulular’ı görünce Atatürk’ün değerini anladım. Türkiye’deki arkadaşlarıma Atatürk’ün değerini anlattığım zaman benden duyduklarına inanamıyorlardı ve nasıl oldu da Atatürkçü oldun diyorlardı. “ Atatürkçü değilim, Atatürk’ü anladım. Daha da önemlisi sizlerin ne mal olduğunuzu anladım. “ diyordum. Sabahtan akşama kadar birbirine ahlak dersi veren Ortadoğu ülkelerine ve halklarına bakın. Tek uzman oldukları şey içlerine tesadüfen doğdukları yerel, etnik ve dini değerleri mutlak üstünlük ve yücelik olarak görüp, o kimliklerden ve inançlardan gelmeyenlere yeryüzünü zindan etmek. Dillerinden düşürmedikleri “ Hepimiz Kardeşiz “ sözü en büyük yalanları. Bu sözü söyledikten sonra arkanızı dönünce gizliden fısıldadıkları bir söz daha var: “ Hepimiz kardeşiz ama abi benim. Ben ne dersem o olur. “ Bütün hikayeleri bu cümlede özetlenmiştir. Tüm amentüleri devlet soymak, devlet soyulmazsa birbirini soymak. Ve gittikleri yerleri geldikleri yerlere benzetmek … Farklı inançtan, mezhepten, kimlikten gelenlere “kendi yüce ve üstün“ değerlerini dayatmak. Batılı bir Sosyolog arkadaşıma Batı – Doğu kıyaslaması yaparken her Ortadoğulu’nun aspirin gibi her soruna tedavi olarak söylediği sözü söyledim: “Siz bizi sömürdüğünüz için biz bu haldeyiz.“ “Hayır“ dedi. “Biz sizi sömürdüğümüz için bu halde değilsiniz. Aksine siz bu halde olduğunuz için sömürülüyorsunuz.“ Doğu toplumunu Batı’da tanıdım. Türkiye’deyken “ Kahrolsun Batı, Kahrolsun Doğu sömürüsü“ der dururdum. Ancak yaşadıkça şunu gördüm ki, Doğu’nun büyük bir “Doğulu“ sorunu var. Kaynak: suyunrengi.wordpress.com
    1 puan
  35. Ülkede kimsenin kimseye hoşgörüsün kalmaması, kafa yapısının yontma taş devrine gerilemesi,çarpık sosyal ilişkilerin din, dil, ırk ve partizanlık ayrımı yapılarak bunların çevresinde oluşması ve sınırlarımızın ateş hattında olmasının temel nedeni mevki sahiplerinin ceplerini, onlar dolunca buldukları her türlü kasa, kutu v.s gibi şeyleri doldurmaya çalışması ve bu yüzden asıl halkın, milletin cebinin boş kalması değil midir? Bu yüzden sanıyorum ki ilk sırayı ekonomik rahatlık ve özgürlük alıyor.. İnci'de bir entry vardı; sağlam kafa sağlam cüzdanda bulunur diye. Hem para hemde nüfus cüzdanı olabilir sanırım bu?? Neyse ülkedeki kamu kurumlarının bütçeleri açıklandı en büyük artış Cumhurbaşkanlığı'nda, ülkede böyle bir durum varken biz üç beş kuruşa çalışan gençlerin kaçışı ekonomik boyutta düşünmesi olağandır sanıyorum abi
    1 puan
This leaderboard is set to Istanbul/GMT+03:00
×
×
  • Yeni Oluştur...

Önemli Bilgi

Bu siteyi kullanarak, forum Gizlilik Politikasını kabul etmiş olursunuz.